HEDEFTEYİZ, KISKAÇTAYIZ!

Türkiye Suriye de kıskacı yaşıyor..
Türk gözlem noktaları Suriye rejimi, tarafından abluka altına alınmış durumda..
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 29 Şubat’a kadar verdiği süreye sayılı günler kaldı..
Rusya bizi terk etti.. Amerika yanaşmıyor..
Elimizde Rusya ve Suriye’ye karşı kullanılacak savunma sistemleri yok…
Rusya’nın verdiği S400’lerde Rusya ve ortaklarına karşı caydırıcı güce sahip değil…
Bütün bunları okurken kiminiz bu da kendini bir şey sanıyor diyebilirsiniz.. Ya da muhalefet değil mi, diyerek eleştirebilrisiniz…
Eyvallah…
Oysa aylar öncesinden yazmış olduğum ve bir çok makalemde dile getirdiğim husus olan RUSYA ve ABD Suriye konusunda ne de anlaştılar? bilinmeden Türkiye’nin bu problemden çıkması kolay olmayacağını belirtmiştim.. O yazılarımda Türkiyenin yalnızlaştırıldığını NATO’dan uzaklaştırıldığını bölge de hedef haline getirildiğini yazdığımda bir çok okurumda eleştirler getirmiş Suriye de olmamız gerektiğini çeşitli vesilelerle bana hatırlatmışlardı.
Oysa geciken Fırat kalkanı harekatı ve sonrasında başlayan Barış Pınarı harekatı ile ilgili değildi söylediklerim sadece…
Türkiye büyük bir kumpasın içinde hedef ülke haline getirilirken taraf olma noktasında yaşadığımız belirsizliğin Türkiye’ye kesilecek faturasından bahsediyordum. Belirsizliğin faturası, Cumhurbaşkanının Ukrayna ziyareti sonrası başlayan süreç Türkiye’yi çok ciddi zora sokacak hamlelerin başlamasına sebep oldu…
Türkiye yalnızlaştırılarak hedef haline getirilirken asıl hedefin Türkiye olduğunu, Suriye’den sonra hedefin Türkiye olduğunu artık iktidarda kabullenmiş durumdadır..
Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 26 Şubat tarihli grup konuşmasında;
“Biliyoruz ki bugün Suriye’yle olan 911 kilometrelik sınırımızın ötesinde verdiğimiz her mücadeleyi, yarın kendi topraklarımızda, bugünkünden 10 kat, 100 kat büyük kayıplarla yürütmek zorunda kalacağız” diyerek aslında gelen tehlikenin altını çizmiştir…
Arap baharı öncesi bölgede demokratik olmasada kısmen var olan huzur tamamen kaybolmuş, egemen güçlerin bölgede var olma sebebi haline gelmiştir.
Böylesine bir dönem de Türk milleti Libya dan ve Suriye’den gelen şehit haberleri ile sarsılırken kullanılan cümlelerde toplumda derin yaralar açmıştır. Öncelikle Türkiye cumhurbaşkanı vasfı ile Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasında “Libya’da birkaç şehidimiz var”
sözü şehitlerimizi sıradanlaştırmış! sıradan gibi algılanmasına yol açabilecek bir cümle yakışmamış, bu nedenle de toplum tarafından tepki ile karşılanmıştır.
Mehmetçğin ve insanımızın canı sıradanlaştırılacak, üzerinden hesap yapılacak, farklı anlaşılmalara sebep olacak canlar değildir. Şehitlerimizin hesabı alanda sorulurken ona değer vermek onunla birlikte geride kalanlarına sahip çıkmak, cümlelerimizi seçerek kullanmak toplumumuzdaki derin kutuplaştırmaları önlemek bakımndan önemlidir. Gerek muhalefetin gerekse iktidarın yüksek perdeden şehitlerimizi siyasi arenanın malzemesi haline getirmeleri doğru olmadığı gibi cumhurbaşkanının da ‘bir kaç şehidimiz var’ diyerek sıradanlaştırması, olağan gibi göstermesi devlet adamı tanımına yakışmamaktadır.
Toplumun yüksek bir kesiminin Türk askeri’nin Libyadaki pozisyonunu, neden orada olduğunu sorguladığı bir dönemde bu tür açıklamalar zarar vermektedir. Birde cumhurbaşkanının grup toplantısında CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na cevap verirken kulandığı şu cümle dikkat çekicidir; “Libya’da ülkemizin ne yapmaya çalıştığını anlamamış bir kişinin bu konuda söyledikleri deryada damla hükmünde dahi değildir. Gazi Mustafa Kemal’in Trablus’ta ne işi vardı?”
Evet bu soru bakıldığında cevap vermek açısından önemlidir..
Lakin unutulmamalı ki; bu gün libya da faaliyet yürüten Türk askeri, TBMM onayı ile Lİbya’ya gitmiştir. Bu gidiş anayasal zorunluluk olan başka bir ülkeye TBMM onayı ile asker gönderme yetkisinin verilmesidir. Yabancı bir toprağa Türk askeri TBMM onayı ile giderken Mustafa Kermal ve arkadaşları Osmanlı Devleti’nin bir vilâyeti olan Trablusgarp ve Bingazi’ye gönüllük esası ile gitmiştir. müstakil sancağı, son derece savunmasız ve İtalyan işgaline açık bir durumda bulunan Trablusgarp ve Bingazi’de Osmanlı Devleti’nin, burada İtalyanlar’la savaşacak gücü yoktu. Asker ve malzeme gönderemiyordu. Bütün Ege ve Akdeniz, İtalyan donanmasınınkontrolü altındaydı. Osmanlı donanması ise, yok denilebilecek kadar zayıftı. Bu bakımdan Trablusgarp’a deniz yolundan ulaşmak, hemen hemen, imkânsız gibiydi. Bunu gören devrin genç ve yıldız subayları, Osmanlı Devleti’nin gizli desteğini sağlayarak, birer ikişer, Mısır ve Tunus yoluyla Trablusgarp’a gittiler. Gidenler arasında Mustafa kemal’de vardı…
Aradaki fark mı?
Trablusgarp Osmanlı toprağıydı ve vatan savunması adına gidenler Osmanlı subayıydı…
Bu gün ise Libya bağımsız bir devlet iç kargaşa ile uğraşıyor. Kaddafi’nin sonunu hazırlayanlar şimdi de Türk ordusunu farklı cephelerde yorma gayretine düşmüşlerdir. Libya onun için sorgulanıyor, o nedenle Türk askerinin durumu tartışılıyor…
Velhasıl bölge ateş çemberi… Türkiye yalnızlaştırılıyor.. NATO savunmasından uzaklaştırılıyor, savunmasız, desteksiz bir güç haline getiriliyor… Kime elimizi uzatsak geri çekiliyor.
Hamaset nutukları ile dış siyaset, toz pembe açıklamalarla ekonomi yönetilmiyor.. Şimdi girdiğimiz bataklıktan nasıl çıkılacak derseniz: ayrışmadan kutuplaşmadan istişare ile danışarak birlikte hareket ederek bu zor süreci atlatabiliriz. Aksi takdirde kuzuyu yemeyi kafaya koymuş kurtlar sofrasından kalkmak, kurda kuşları yem ederken kuzuyu da karşıya geçirmek zor olur…

Bir Cevap Yazın

Pin It on Pinterest