BİR ÖMRÜN MÜCADELESİ 16 EYLÜL !

Çoktandır olan bitene değinmedim. Olan biteni izlemekle, okumakla yetindim. Aslında benim şiiirsel yanım daha ağır basıyor. Eğilmeden, bükülmeden, leke sürmeden, gerçekleri yazan bir gazeteci olarak devam ettiğim yaşamımda. 15 yıllık geçmişimde topluma hep gerçekleri anlatmaya çalıştım. Bedel ödemekten yorulmadım. Beni yoran tek şey; 18- 20 yıldır yaşayan ölülerin ölüm uykusundan bir türlü uyanamaması oldu. Bunca mücadelenin devamında ise, “Ne işim var gazetecilikle!..” dedim son zamanlar da. Ve sadece bir kaç ay uzaktan izledim, durdum. Yıllarca usanmadan yazdım, anlattım, haykırdım. Yeri geldi ekranlarda, yeri geldi gazetelerde, yeri geldi sosyal medya alanlarında, yeri geldi sokaklarda, yeri geldi birebir eş, dost, arkadaş, ahbap ortamlarında.. Hep doğruları, doğru çizgiyi, doğru şuuru anlattık şu fani dünyanın son demlerinde. Maksadımız sele akıp giden kütükleri kurtarmaktı…

Haram saltanatın ülkeye verdiği zararı gecemizi gündüzümüze, gündümüzü de gecemize kata kata gözlerimizi uykusuz bırakıp acıyana kadar yazdık. Hayallerimizi erteledik, öteledik.

Herkes için ‘Huzur’, herkes için ‘Adalet’ diye kalemin mürekkebini satırlarımıza döktük. Bir gece ansızın ilim yuvalarını yıkanların zulmünü, o zulmün var ettiği kötülüklere karşı çarpıştık. Küfürler yedik, edilmedik hakaretler, tehditler bırakmadılar..

Ve baktım ki..
Hiç bir şey değişmiyor..
Her şey bıraktığım gibi. Ne gerçekleri haykırabilenler var, ne de gerçeğin gerçek oluşunu kabullenebilenler..

“Otur şiir yaz.. Şiir oku..”
“Ne de olsa kimsenin umurunda değil ülkedeki yangın!..” dedim kendi kendime. Alan razı veren razı… Yaz, yayımla, anlat sonra adliye koridorlarında, mahkeme kapılarında, nezarathanelerde sürün. Ve bağıra bağıra haykır; “Hakim bey, hakim bey! ben ‘Ergenekon’ çocuğuyum, yörük dedemin yörük torunuyum…” diye..

Şiir diyordum…
Duygularımı yazayım diyordum…
Kim bilir belki o zaman daha çok sevilirdik. Hep doğruluktan kaybettik…
Kim bilir belkide dost kazandık…
Belki de dost sandıklarımızı yitirdik..
Mahkeme salonu bomboştu..
Haykıyordum bir yiğit gibi…

“Avukat istiyor musun?” dediler..
“Hayır!” dedim…
“Kendini anlat!..dediler.

“Türk oğlu Türk’üm ben hakim bey!..” Çocukluğum simit satarak geçti. “Vatan satarak!” değil. Ayakkabı boyayarak geçti. “Çalarak!” değil. Su satarak geçti. “Çakallık, yalakalık” yaparak değil. Berberlik yaparak geçti. “Eğlenerek” değil. Hakim bey!, hakim bey! alınteriyle yoğrulmuş bir yiğit var karşınızda…”

Anlatsam sığdıramam ki..
Şairin de dediği gibi: “Hayatımı yazsam roman olurdu.” Hem de bal gibi…”

BUGÜN 16 EYLÜL..

O kadar anlamlı bir tarih ki, her talebesini kendi öz evladı gibi gören, cebindeki ekmek parasını dahi, “Gel ilim oku evladım” diyen güzel bir ömrün mücadelesi. Evlatlarının tırnağını dünyanın hiç bir şeyine değişmeyen zarafet sahibi, incelik abidesi.. Gaye bir ömür Allah’ın rızasıydı..

Ne mutlu onun canlı kitaplarına…
16 Eylül, dincilerin, dinden beslenenlerin, parasız sâla okumaktan kaçanların çok olduğu bir dönemde, tren vagonlarında gidip gelerek üstüne imkansızlığa rağmen para verip bu milletin evladına gerçek İslam’ı anlatıp bugüne taşıyan tarihtir. Ramazan ayında gece gündüz evini gözetleyen ve kendilerinden haberi olmadığını düşünen sivil polislere, “Evladım yorulmuşsunuzdur. Sizler vazifeli, görevli birer memursunuz, oruçlusunuzdur, buyrun bu akşam iftarı beraber yapalım” diyecek kadar tasarruf sahibidir. Cumhuriyetimizin en zor, en sıkıntılı dönemlerinde sahte dincilerin, sahte şeyhlerin, sapık ve bozuk fikirlilerin cirit atıp dini dünyaya satıp kaçtıkları bir dönemde, ülkeden kaçmayıp milli ve manevi mücadele veren, İstanbul beyefendisi yetiştiren, çıkıp tek başına dünyanın her bir köşesine samimi tohumlar yetiştirerek dini ve diyaneti ayakta tutan, vatana, toprağa sevdalı canlı kitaplar yetiştirip dünyaya büyük ulemalar ve ilim adamları yetiştiren asrın müceddidi 16 Eylül 1959 yılında ahirete irtihal eden, hukuk fakültesini birincilikle bitirerek hem dünyevi, hem de uhrevi ilimlerde icazet sahibi olan Ebu’l Faruk Silistrevi’yi (K.S) vefatının 61. yıl dönümünde rahmetle, dualarla yad ediyoruz. Eylül ayı her ne kadar hüzün mevsimi gibi olsa da, içinde göz yaşı bulundursa da milyonlarca sararan yaprağın yeniden yeşermesidir.

Bir Cevap Yazın

Pin It on Pinterest