O GEMİYE BİR KEZ BİNMEDİK!

Ne saraylar, ne de sapasağlam kaleler… Ne koruma orduları, ne de zırhlı lüks, şatafatlı arabalar. Kar yağdığında nasıl ki tüm arabaların üzeri bembeyaz oluyor ve markaları, renkleri bir önem ifade etmiyorsa insanların da bulundukları makamları, üstünlükleri hiç bir anlam ifade etmiyor. Nerede oturursan otur, nerede olursan ol, hangi şehirde, hangi kasabada, hangi köyde, hangi dağda, hangi taşın altında olunursa olunsun tek gerçek canlı, cansız olan her şeyin sonu hep yakındır. Hiç bir şey ölümsüz, kalıcı değildir. Ölümsüz ve kalıcı olan yalnızca, ölümü ve ölümlü olanı yaratan yüce Allah’ın kendisidir. Yarattığı her şeyin sonu, yaratılanın kendisine şah damarından çok daha yakındır. İnsanlar, hayvanlar, çiçekler, böcekler, güneş, ay, milyonlarca sayısız yıldızlar, gezegenler. Gecenin en zifiri karanlığında bile kara karıncanın kara taşın üzerinde gittiğini işiten, gören Allah yarattığı canlı varlıklar içinde, “En güzel surette yarattım” lafzıyla hitap ettiği insanlara yaşama dair büyük sorumluluklar vermiştir. Bu sorumluluklar bünyesinde insanlar günahsız, tertemiz, doğar, büyüdükçe kirlenir, kirletilir yahut anadan doğduğu gibi temizliğini koruyup yaşlanır ve ölürler. Görünmeyen bir virüs nasıl ki aciz olan insanoğluna saltanatın bir hiç olduğunu hatırlatıyor, önlemler üstüne önlemler aldırıyor ve yüzleri kapatan bir bez parçasına kadar muhtaç duruma düşürebiliyorsa başımızı iki elin arasına alıp çokca düşünmek, şuur kapısını sonsuza kadar açmak gerekmektedir. Bu virüs, insanlığı biyolojik ölümcül bir savaş tekniği ile robotlaştırma sistemine doğru sürüklese de bundan çıkarılacak dersler vardır. Ekranlarda, meydanlarda ve günden güne bozulan topluma karşı yapılan algılarda, ‘Biz çok dindarız!’ diyenlerin sayesinde arsızlık, yolsuzluk, zina kat kat arttı. Faiz, rüşvet kat kat arttı, çocuklara, hayvanlara tecavüz kat kat arttı, hırsızlık kat kat arttı. Ülkenin içi içeriden çöktü, kalbi mühürlendi, aklı baltalandı. Diziler, filmler, marka ve mağaza düşkünlüğü, tesettür adı altında beden teşhirciliği, toplumu bozan ruhsal ve zihinsel sorunları ortaya döken tezat, rezalet, iğrenç programlar. Müslüman Türk toplumunu özünden uzaklaştırma yönteminde son 20 yılda ciddi anlamda başarılı olundu. Hz. Nuh aleyhisselam kavmini doğru yola davet ettiği tebliğ mücadelesinde sapkınlıktan, eğrilikten vazgeçmeyen kavminin azgınlıklarına karşı Allah’ın emriyle bir gemi yapmış ve o gemiye her hayvandan birer çift alarak ailesi ve çok az iman edenlerle birlikte gemiye binip sular çekilinceye kadar helak olanlardan uzak durmuşlardır. Nuh aleyhisselamın Ham, Sam, Yasef adında iman eden 3 oğlu, Vaile isimli ikinci hanımından ise iman etmeyen, “Ben bir dağa sığınırım, o beni sudan korur!” deyip babasına asi olan Kenan isminde bir oğlu vardı. Allah kendisine, “Ey Nuh! o senin ehlinden, dininden değildir” deyince tufan Kenan ve azgın olan kavmi helak etmiş, o yükselen suların içinde boğmuştur..

O gün Hz. Nuh’un ( a.s) adalet gemisine inanıp binenler kurtuldu. Bugün ise adaletten uzak olanların gemisine binenler, boğuluyor, boğulacaklar. Lakin farkında değiller.. Tıpkı Hz. Nuh (a.s) oğlu Kenan gibi.. Her devrin gemisi diğerinden farklı, diğerinden başka olmuştur. Elbette düşmana karşı gemileri karadan yürütenlerle, paraları gemilerle yürüten günümüzdekiler hiç bir olur mu? Oysa ikisi de gemi. Kaptan çok önemli. O dönem Hz. Nuh’un gemisi ruhun gemisi, ruhun gıdasıydı.. İstanbul’un fethinde Hz. Fatih’in gemisi ruhun gemisi, ruhun gemisiydi. Peki şimdi ki gemiler.. ya kaptanı, ya dümeni, ya rotası, ya da güvertesi bozuk. Meğer okyanusun ortasında görünen günümüzdeki gemiler gemiciklerin taaaa kendisiymiş!..

Kim miyim?
Bazısına göre tuhaf bi adamım ben. Dürüst olmayan esnaflardan alış veriş yapmam. Hak ve hukuka riayet etmeyen taksiye binmem. Terzim, kuaförüm, fırınım hepsini özenle seçerim ve kolay kolay değiştirmem. Temel prensibim işini, ticaretini düzgünü yapıyor olması. Yemek yerken paylaşım yapmam. İbadet ederken fotoğraf çektirmem. Gösteriş ve riyayı benimsemem. Yemeğimi tabağıma yiyebileceğim kadar alırım, gözümün aç olduğu kadar değil. Ekmek kırıntısını sofrada bırakmam, yere düşürmemeye dikkat eder, tabağı güzelce sünnetlerim. Atölye kafası gibi tahtası eksik biriyim. Eskimeyen eskilere özlem duyan. Eskimiş eskileri yaşamak isteyen..

Bir Cevap Yazın

Pin It on Pinterest