“Beyhude Ömrüm” adlı kitabı okurken aklım ister istemez bize, Durağan’a geldi. Okudukça sayfaların arasında dolaşan o yorgun emek, o inatçı toprağa tutunma çabası, sanki bizim ilçenin yıllardır diline getiremediği hikâyesiydi. Belki de bu yüzden bu satırları yazmak istedim; ama yazarken ilk defa anlatmakta bu denli zorlandım. Çünkü ben hiç bir kitabın cümlelerinde kendi yaşadığımız göçü, kendi kayıplarımızı ve belki de fark etmeden beyhude kıldığımız hayatlarımızı görmemiştim. Acı gerçekleri yeni farkedebildim... Köy deyince aklınıza ne geliyor? Benim aklıma, bir bahar sabahı uyandığım o an geliyor: horoz sesi, toprak kokusu...Günün
huzurlu olacağını sabahından anlayacağımız o günler.. Ahşap, kimi zaman yıkık dökük diyebileceğimiz bir ev… Kapısına geleni boş döndürmeyen, yemyeşil bahçesini ona verircesine ikram eden... Yüksek sesle konuştuğu için kavga ediyor sanacağınız Anadolu insanı. Bir yanda suyu olmayan bir köy. Diğer yanda, içinde su olduğuna inandığı kayalık bir toprağı yıllarca bahçeye dönüştürmeye çalışan kendi halinde bir adam.“Beyhude” diye anılsa da ömrünü verdiği o mücadele…Karşısında ise muhtar: kitabımızın kötü karakteri. Malın mülkün içinde boğulmuş gibi yaşayan ama sonunda elinde kalan tek şeyin toprak olduğunu acı bir şekilde öğrenen
bir figür. Ne kadar evi barkı olsa da çocukları şehre göç ediyor. Yalnızlığına ses bile etmeyen bir sessizlik kalıyor geriye. Göç öyle bir şey işte… En kalabalığı bile yapayalnız bırakıyor, en güçlü dediğini en zayıf hissettiriyor. “Her şey benim kontrolümde,” diyenin eline bile bir tek kendi sonu kalıyor. “Hayat, kitaplarda yazana benzemiyor,” diyor Deli Derviş. Oysa bir zamanlar hayatlar kitaplardan daha güzeldi. Hayat,anlatılmaya değerdi. Kitaplar, insanın gündelik sesini taşıyordu. Sonra göç başladı… Başta kimse önemsemedi. Çünkü
herkes kendince bir kurtuluş sandı şehri, karnı doyacak, ocağı kaynayacaktı. Ben köy romantizmini, o süslenen güzellemeleri hiç sevmedim. Yine de bazen çok şey kaybettiğimizi düşünüyorum. Sanki biz gitmeseydik hayat
daha berrak, daha tok ve daha gerçek olacaktı. Yazar başkahramanın ömrünü “beyhude” olarak nitelendirmiş. Peki siz kendi ömrünüzü nasıl nitelendirirsiniz? Onun çabası bana dedemi hatırlatıyor. Meyve diken, köyden gitmeye ikna edemediğimiz o inatçı adamı… Ben soba yakmanın çilesini görürken, onların sobanın üzerinde kaynayan tencereyle mutlu olduğunu yeni anladım. Şimdi gelelim bir ilçeyi nasıl kaybettik, neden okudukça Durağan aklıma geldi: Durağan’dan göç başlayalı aslında pek zaman olmadı. Ama kaybettiklerimiz, sanki
asırlardır süren bir boşluğun, ihmalin (ki öyle olduğunu düşünüyorum) içinden geliyormuş gibi ağır. Durağan kaybetti. Esnaf kaybetti. Anadolu’nun sessiz ama en fazla göç veren ilçelerinden biri olan Durağan olarak
o sanayi şehirlerinin sistemini oluşturduk. Köyünden, kasabasından göç eden insanlar şehirlerin göbeğinde sıkıştı. Bir ömür yetmeyecek kaygılarla, antidepresanlarla, stresle boğuşur oldu. Kulaklığa taktığı müzik bile artık şehrin gürültüsünü değil kendi zihninin çığlığını bastırmak için açıldı. Sesler, içimizdeki karmaşayı susturmak için yükseldi… Ama hiç susmadı. Giden belki ekmeğini büyüttü, ocağını daha iyi kaynattı ama, ya değeri? Ya hafızası? Ya kökleri? Peki ben bu kadar paragraf ne anlattım? Kitap dedim, beyhude ömür dedim, muhtar dedim vs. Ama asıl anlatmak istediğim artık göç için bir önlem alınması gerektiğinin çok net olduğu. Çünkü bu sadece kaybolan değerlerin, anıların ya da kültürün meselesi değil; Durağan her geçen gün insanını,
yani en temel iş gücünü yitiriyor. Bir ilçenin gençleri gittikçe dükkânlar erken kapanıyor, tarlalar boş kalıyor, üretim azalıyor. Toprağın bereketi bile insan kalmayınca susuyor. Eğer bu süreç durdurulmazsa kaybeden sadece geçmişimiz değil, geleceğimiz de olacak. Durağan kaybetmeye devam edecek... Göç devam ettikçe Durağan’ın taşları bile eskiyor. Bu ilçe insan gücü (ki en kısa sürede geri kazanılması gereken) ile insan ruhunu da kaybetti. Değirmen dönüyor hâlâ… ama eskisi gibi buğday öğütmüyor. Su hâlâ geliyor ama taşın altında öğütülen artık tahıl değil, insan oldu. Ömür oldu. Ve sonunda hepsi beyhude bir sayfaya yazılmış gibi..
Belki de asıl beyhude olan, o adamın ömrü değil; bizlerin bir türlü tutunamadığı, değerini anlayamadığı kendi hayatlarımızdır. Ya da hala bir şeyleri düzeltmek için sarf ettiğimiz çabalardır? Ya da neyse zaten yazarın dediği gibi kimse Dünya ya kazık çakacak değil ya.. Kitabını okumanızı tavsiye ederim, ömründe bir ağaç dikmemiş ben bir bahçenin bir ömre nasıl sığdığını, bir göç İstanbul sevdasının bizden neler götürdüğünü
okudum. Sizde mutlaka okuyun. Sevgilerle...

