Bu haftaki yazımda,Tolstoy'un cağımızın, insanlarını insanlığın geldiği noktayı yüz yıl öncesiniden özetlemiş bu güzel sözü ile karşınızdayım.
Tolstoy modern insanın sürdürdüğü hayatın özetini çıkarmış:
“Yiyordu, içiyordu, uyuyordu, uyanıyordu ama yaşamıyordu."
Günümüz dünyasında çoğu insan tam da böyle değil mi?
Zincirlerle bağlı, para, tüketim, ekranlar, rutinler...
Hepsi var ama ruhumuzda bir boşluk, gerçek bir yaşamak hissi yok. Düşünmeye değer...
Sizce de “yaşıyor muyuz gerçekten”.
Modern çağ, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir ilerleme, konfor ve bilgiye erişim çağı olarak tanımlanır. Bilim, teknoloji ve küresel bağlantısallık sayesinde temel ihtiyaçların karşılanması kolaylaşmış, yaşam süreleri uzamış ve fiziksel zorluklar azalmıştır.
Ancak bu ilerlemenin gölgesinde, günümüz insanının temel varoluşsal bir krizi yatmaktadır:
Yiyor, içiyor, uyuyor, uyanıyor ancak gerçek anlamda yaşamıyor. Bu durum, modern yaşamın sunduğu verimlilik ve hız kültürü ile insanın içsel, anlam arayışındaki derin boşluğun bir yansımasıdır.
Modern insanın günlük döngüsü, çoğu zaman bir otomatizmin tekrarıdır. Sabah alarm sesiyle uyanmak, aceleyle hazırlanmak, trafiğin veya toplu taşımanın stresli ortamında iş yerine ulaşmak; tüm bunlar bir amaca hizmet etme yanılsamasıyla sürdürülür. İş yerinde, genellikle üretkenlik metriklerine indirgenmiş bir varoluş söz konusudur. Amaç, sadece bir sonraki maaş çekini garantilemek veya kariyer basamaklarını tırmanmaktır. Bu süreçte, eylemlerin kendisi değil, eylemlerin sonucunda elde edilecek maddi veya sosyal ödüller ön plana çıkar. Bu durum, insanın doğasında var olan yaratıcılık, anlamlı bağ kurma ve kişisel gelişim motivasyonunu köreltir. Psikanalitik açıdan bakıldığında, bu durum, Sigmund Freud’un bahsettiği haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki dengenin bozulmasını andırır; sürekli olarak gerçekliğin (iş, sorumluluklar) dayattığı ritimlere uyulurken, haz ilkesinin doğal tatmin yolları (derin ilişkiler, kişisel tutkular) ihmal edilir.
İkinci bir boyut, teknolojinin sunduğu sürekli meşguliyet ve dikkat dağınıklığıdır. Akıllı telefonlar, sürekli bildirimlerle donatılmış kapılar haline gelmiştir. İnsanlar, anı yaşamak yerine, anı kaydetmeye, paylaşmaya veya bir sonraki dijital etkileşime hazırlanmaya odaklanırlar. Yemek yerken bile ekranlara bakılır, sosyal buluşmalar sırasında bile sanal dünyaya bağlanılır. Bu durum, kalitatif deneyimin niceliksel kayıtlara feda edilmesine yol açar. MIT’de yapılan araştırmalar, sürekli çoklu görev (multitasking) yapmanın aslında verimliliği düşürdüğünü ve bilişsel yorgunluğu artırdığını göstermektedir. Ancak modern insan, bu yorgunluğu kabul etmek yerine, daha fazla meşguliyetle bastırmaya çalışır. Yeme eylemi, sadece biyolojik bir gereklilik olarak hızlıca tamamlanır; içme eylemi, çoğu zaman sosyal baskı veya stres yönetimi aracı olarak kullanılır. Bu eylemler, temel varoluşsal ihtiyaçlardan ziyade, mekanik birer rutin haline gelir.
Yaşamın temel direklerinden biri olan uyku da modern insanın elinde anlamını yitirmiştir. Uyku, bedenin ve zihnin yenilenme süreciyken, günümüz insanı için çoğu zaman ertelenen bir görevdir. Geç saatlere kadar çalışmak, dizi izlemek veya sosyal medyada gezinmek, uyku saatini daraltır. Sonuç olarak kişi uyanır, ancak zihni dinlenmemiştir. Bu kronik uykusuzluk ve yorgunluk hali, bireyin dünyaya karşı duyarlılığını azaltır. Victor Frankl’ın logoterapi yaklaşımına göre, insanın en temel dürtüsü anlam arayışıdır. Ancak yorgun ve dikkati dağılmış bir zihin, bu derin anlam arayışına giremez. Yapılan her eylem yüzeysel kalır.
Bu bağlamda, “yaşamamak” kavramı, fiziksel varoluşun devam etmesi ile ruhsal ve zihinsel tatminin yokluğu arasındaki uçurumu ifade eder. İnsanlar, kendilerini tanımlayan şeyleri (tutkular, özgün düşünceler, derin ilişkiler) erteleyerek, sadece hayatta kalmaya odaklanmışlardır. İlişkiler bile çoğu zaman yüzeyde kalır; sosyal medya arkadaşlıkları, gerçek empati ve kırılganlığı paylaşma cesaretinin yerini alır. Bu durum, yalnızlık salgınının temel nedenlerinden biridir. İnsanlar kalabalık ortamlarda bulunmalarına rağmen, kimseyle gerçekten bağlantı kuramazlar çünkü sürekli olarak bir sonraki eyleme geçme zorunluluğu hissederler.
Bu döngüyü kırmak, yeniden eylemlerin anlamını keşfetmekle mümkündür. Yemeğin, sadece kalori almak değil, aynı zamanda bir kültürün ve emeğin takdir edilmesi anlamına geldiği idrak edilmelidir. Uykunun, tembellik değil, ertesi günün potansiyelini maksimize eden bir yatırım olduğu anlaşılmalıdır. İşin ise, sadece bir zorunluluk değil, bireyin topluma kattığı değerin bir ifadesi olduğu yeniden tanımlanmalıdır.
Özetle, günümüz modern insanı, konforlu kafeslerinde, sürekli hareket halinde ama amaçsız bir navigasyonla ilerlemektedir. Yiyor, içiyor, uyuyor ve uyanıyor; çünkü biyolojik sistem bunu gerektirir. Ancak bu eylemler, derin bir tatmin veya varoluşsal doluluk getirmemektedir. Gerçek yaşam, sadece hayatta kalma mekaniğini sürdürmekten ibaret değildir; anlam, bağlantı ve özgünlükle örülmüş bir deneyimdir. Modern insanın bu otomatizmden kurtulup, eylemlerinin derinliğini yeniden keşfetmesi, bu çağın en acil felsefi ve psikolojik meydan okumasıdır. Aksi takdirde, ilerleme hızlandıkça, insan ruhunun sönümlenmesi kaçınılmaz olacaktır.

