İnsan fıtratını unutmuş bir çağda yaşıyoruz. Bu iddia, ilk bakışta iddialı ve belki de biraz karamsar gelebilir. Ancak etrafımıza dikkatle baktığımızda, modern yaşamın sunduğu sayısız imkan ve konfora rağmen, insan doğasının temel ihtiyaçlarından ve eğilimlerinden uzaklaştığımızı görmemek mümkün değil. Dijitalleşmenin, küreselleşmenin ve hızın hüküm sürdüğü bu dönemde, teknolojinin sunduğu sanal dünyalarla gerçek bağlarımızı zayıflatıyor, tüketim çılgınlığıyla anlam arayışımızı bastırıyor ve bireysellik adı altında toplumsal dayanışmayı ihmal ediyoruz. Bu durum, insanlığın hem bireysel hem de toplumsal düzeyde derin bir kimlik krizi yaşamasına neden oluyor. İnsan fıtratının unutulmasının en belirgin göstergelerinden biri, artan yalnızlık ve anlamsızlık hissidir. Sanal iletişim araçları, insanları fiziksel olarak bir araya getirme potansiyeline sahipken, ironik bir şekilde, gerçek ve derin bağların kurulmasını zorlaştırıyor. Sosyal medya platformlarında kurulan yüzlerce, hatta binlerce arkadaşlık bağı, çoğu zaman yüzeysel ve geçicidir. Birbirine bağlılık, empati ve karşılıklı destek gibi insani duyguların yerini, beğeni ve takipçi sayılarına dayanan bir onay kültürü alıyor. Bu durum, bireylerin kendilerini sürekli olarak başkalarıyla karşılaştırmasına ve yetersiz hissetmesine yol açıyor.
Kendi iç dünyalarına dönme, tefekkür etme ve anlamlı ilişkiler kurma fırsatları giderek azalıyor. Örneğin, birçok insan, çevrimiçi ortamlarda coşkulu paylaşımlar yaparken, gerçek hayatta derin bir boşluk ve yalnızlık hissedebiliyor. Bu çelişki, teknolojinin insanları birbirine bağlama vaadinin, aslında onları daha da izole edebileceğinin bir kanıtıdır.Tüketim kültürü de insan fıtratının unutulmasına hizmet eden bir diğer önemli faktördür. Kapitalizmin ve küreselleşmenin etkisiyle, her şey metalaştırılmış ve sürekli bir tüketim döngüsü
içine hapsedilmiştir. İnsanlar, mutluluğu ve tatmini dışsal unsurlarda, yani sahip oldukları eşyalarda ve deneyimlerde aramaya teşvik ediliyor. Ancak bu sürekli arayış, asla tam bir tatmin sağlamıyor; aksine, daha fazlasını istemeye itiyor. İhtiyaçlar yerine arzular ön plana çıkıyor ve bu da hem bireylerde hem de toplumda israf ve doyumsuzluğa yol açıyor. Örneğin, moda endüstrisindeki hızlı değişimler, insanları kullanmadıkları kıyafetleri bile sürekli yenilemeye zorluyor. Bu durum, doğal kaynakların tükenmesine ve çevresel sorunların artmasına neden olurken, aynı zamanda bireylerin gerçek anlamda neye ihtiyaç duydukları sorusunu göz ardı etmelerine yol açıyor. Maddi varlıkların peşinden koşarken, manevi değerlerimizden ve içsel zenginliklerimizden uzaklaşıyoruz. İnsanın toplumsal bir varlık olduğu gerçeği de bu çağda giderek daha fazla göz ardı ediliyor. Bireysellik, modern toplumların temel değerlerinden biri olarak yüceltilirken, bunun aşırısı bencillik ve empati yoksunluğu anlamına gelebiliyor. Herkesin kendi çıkarını öncelediği, komşusuyla ve toplumuyla bağlarını zayıflattığı bir ortamda, dayanışma ve yardımlaşma gibi erdemler zayıflıyor. Oysa insan fıtratı, doğası gereği sosyaldir ve ait olma ihtiyacı duyar. Başkalarıyla bir bütünün parçası olma hissi, bireyin psikolojik sağlığı ve toplumsal uyum için hayati önem taşır. Ancak günümüzde, rekabetçi eğitim sistemleri, iş yaşamındaki baskılar ve bireysel başarıya odaklanma, insanları birbirine yardım etmekten çok, birbirleriyle yarışmaya itiyor. Bu durum, toplumsal fay hatlarının derinleşmesine ve kutuplaşmanın artmasına neden oluyor. Örneğin, sosyal yardımlaşma derneklerinin azalan gönüllü sayısı veya komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, bu toplumsal kopuşun somut göstergeleridir. Doğayla olan bağımızın zayıflaması da insan fıtratının bir başka unutulan yönüdür. İnsan, evrimsel süreçte doğayla iç içe yaşamış, onun ritimlerine uyum sağlamış ve ondan beslenmiştir. Ancak modern yaşam, insanları beton yığınları arasına hapsetmiş ve doğadan koparmıştır. Şehir hayatının getirdiği konfor, doğayı soyut bir kavram haline getirmiş ve ona karşı bir yabancılaşma yaratmıştır. Bu durum, insanın ruhsal sağlığını olumsuz etkilerken, aynı zamanda doğal kaynakların hoyratça kullanılmasına ve çevresel felaketlerin yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Birçok insan, şehirde yaşarken bir ağacın meyve verdiğini, bir çiçeğin açtığını veya mevsimlerin döngüsünü bile fark etmeden hayatını sürdürebiliyor. Bu kopukluk, sadece çevresel sorunlara yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda insanın kendi köklerinden, topraktan ve yaşamın döngüsünden uzaklaşmasına neden oluyor. Bu tablo karşısında, insan fıtratını yeniden keşfetmek ve ona uygun bir yaşam tarzı inşa etmek kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu, teknoloji karşıtlığı anlamına gelmez; aksine, teknolojiyi insanlığın hizmetine sunacak bilinçli bir kullanım anlamına gelir. Dijital dünyada kurduğumuz bağların derinliğini sorgulamak, sanal ortamlarda harcadığımız zamanı gerçek hayattaki anlamlı ilişkilere ayırmak bir başlangıç olabilir. Tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmek, ihtiyaçlarımızı arzularımızla karıştırmamak ve daha sade bir yaşam tarzını benimsemek, maddi tatminin sınırlılığını anlamamıza yardımcı olacaktır. Toplumsal dayanışmayı yeniden inşa etmek, empatiyi ve yardımlaşmayı önceliklendirmek, bireyselliği bencilce bir yaşam sürmek yerine topluma katkıda bulunmanın bir aracı haline getirmek de büyük önem taşır. En önemlisi ise, doğayla yeniden bağ kurmaktır. Şehir hayatının içinde bile olsa, doğaya zaman ayırmak, onu gözlemlemek ve ona karşı sorumluluk duymak, insanın ruhsal sağlığını iyileştirecek ve yaşamla olan bağını güçlendirecektir. Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz çağ, insan fıtratının birçok temel unsurunu göz ardı eden bir çağdır. Dijitalleşme, tüketim kültürü ve bireyselliğin aşırı yorumlanması, insanları yalnızlığa, anlamsızlığa ve doğadan kopuşa sürüklemektedir. Ancak bu gidişatı tersine çevirmek mümkündür. İnsan olmanın temel değerlerini, toplumsal bağları, doğayla olan ilişkiyi ve içsel zenginliği yeniden keşfederek, daha anlamlı, dengeli ve mutlu bir yaşam inşa edebiliriz. Bu, sadece bireysel bir çaba değil, aynı zamanda toplumsal bir bilinçlenme ve dönüşüm gerektiren bir süreçtir. Unutmamalıyız ki, insan fıtratına uygun bir yaşam, hem bireyin hem de toplumun refahı için olmazsa olmazdır. ALLAH (c.c) “Her çocuğu İSLÂM FITRATI üzerine yaratır. Bize düşen çocuklarımızı İSLÂM FITRATI üzerinde yetiştirmektir.

